Taner’in Dramı…Hazin Bir Öykü

Taner’in Dramı…Hazin Bir Öykü

Önsöz: Neden başarılı olamıyorlar?

Pek çoğumuzun sıkça kullandığı bir cümledir, -çocuğum okulda başarısız- kullanırız, kullanırız kullanmasına da, sebebini araştırmak hiç birimizin aklına gelmez . Sanırım biraz da korkarız bundan. Neden mi? Çünkü olayın altında yatan sebep genellikle bizleriz de ondan .

Acaba zaman zaman kendimize şu soruları soruyor muyuz, benim de hatalarım var mı, sorun nereden kaynaklanıyor diye… Şöyle bir düşünelim hep birlikte ne dersiniz? Siz bu soruları yanıtlayabildiniz mi bilmiyorum ama, ben genel olarak şöyle yanıtlayabilirim: Her zaman olduğu gibi hatalarımızı kabullenmekten kaçınır, kolay yolu seçeriz . Yani düşünmek zahmetine bile katlanmadan karşımızdakilere yüklenerek, temize çıkmaya çalışırız. Sonuç olarak bu küçük sorunlar giderek onarılması güç, büyük problemlere dönüşür tabii .

İşte ben de buna seyirci kalamayacağımı ve her bireyin topluma karşı görevleri olduğunu düşünerek, bu konuda neler yapabileceğimi anlamak için kendimi yokladım ve içimdeki dürtülerin sesine uyarak, yazmanın en iyi iletişimi sağlayacağına karar verdim.

Şimdi sizlere çevremde tanık olduğum, benzeri olayları konu alan ve çocuklara karşı duyduğum zaafın etkisi altında kalarak yazmaya çalıştığım minik bir öykü ile sözünü ettiğim olayları örneklemek istiyorum. Ancak öykümüze geçmeden önce açıklamak istediğim birkaç nokta var. Şöyle ki aklınıza bazı sorular takılabilir. Örneğin, çocuklarımızın başarısızlığı yalnızca bu sebepten mi kaynaklanıyor diye düşünebilirsiniz. Tabii ki sebep yalnızca bu değil. Bu konuda sayısız sebepler gösterilip, çeşitli örnekler verilebilir. Ancak ben yukarıda da belirttiğim gibi, gerçek hayattan esinlendiğim bir konuyu işlemekle yetindim. Ayrıca ufak fakat önemli olduğunu sandığım bazı noktalara da değinmeye çalıştım.Bu ayrıntıların iyi bir okuyucunun gözünden kaçmayacağı inancındayım. Şimdi izninizle öyküme geçmek istiyorum.
————-
TANER’ İN DRAMI

Son ders zili çaldığı zaman bütün çocuklar ayaklanmış, heyecanla çantalarını
toplamaya çalışıyorlardı. Yalnız içlerinden bir tanesi son derece ağır ve isteksiz hareketlerle sürdürüyordu işini . Bu, dokuz yaşlarında, oldukça zeki, sevimli ve iyi huylu bir çocuktu. Fakat içinde yaşadığı koşullar onu daha şimdiden hayata küskün bir hale getirmişti.Her gün eve gitme saati yaklaştığında içini bir huzursuzluk kaplar, bin bir düşünceyle istemeye istemeye evin yolunu tutardı. O gün de sınıfta eşyalarını toplarken dalgınlığı bu yüzdendi. Akşamın getirilerini düşünüyor ve az sonra adımlarının kendisini kötü kaderine doğru sürükleyeceğini biliyordu. Taner okuldan döndüğünde annesi evde yoktu. Çantasını kapının önüne bırakıp,sokaklarda başıboş dolaşıp durdu, aç biilaç üzgün ve sinirli…Birkaç kez eve uğrayarak annesinin gelip gelmediğini kontrol ettiyse de sonuç değişmedi. Artık hava kararmaya başlamış ve adamakıllı soğumuştu. Sonunda yorgunluktan bitkin düşen çocukcağız eve dönerek merdivenin kenarına ilişmiş, annesini beklemeye koyulmuştu. Bir süre öylece oturduktan sonra,üzerine bir ağırlık çökmüş, daha fazla dayanamayarak, olduğu yerde uyuyup kalmıştı.

Berrin Hanım gezmeye ve lükse çok düşkün bir kadındı. Bunların yanı sıra bir de kocasından gizli sürdürdüğü kumar tutkusu vardı. Haftanın üç gününü arkadaşlarının davet ettiği oyun masalarında geçirir, geriye kalan günlerde de soluğu çarşıda alıp gönlünce alış veriş yapar, sonra da güzellik salonuna uğrardı. İşte bütün hayatı bunlardan ibaret olan Berrin Hanım o gün de yine bir arkadaşına oyuna gitmiş ve orada olanlar olmuştu. Arkadaşlarının son derece şık giysileri, pahalı cinsten kürk ve mücevherleri kıskançlık duygularını kamçılayarak, onu çılgına çevirmişti adeta. Bu yüzden kendini oyuna verememiş, hayli de kaybı olmuştu ve iyice bozuk bir moralle ayrılmıştı gittiği yerden.

Taner uykusunun içinde, iki elin omuzlarına yapışarak, kendisini hızla sarstığını hissetmiş ve sıçrayarak uyanmıştı. Neye uğradığını anlamaya çalışırken, bir çift öfkeli bakışla karşılaştı. Ürkek bir tavırla yerinden doğrulurken, masum gözlerİnin yalvaran ifadesiyle annesine bakıyordu. Berrin Hanım bu bakıştan hiç de etkilenmemiş, üstelik sert bir sesle hesap sormaya başlamıştı bile; “Ne işin var burada,bir arkadaşına gidip dersini yapamaz mıydın, beni herkese rezil etmek mi istiyorsun,” diye? Taner annesinin yaptığı bu haksızlık karşısında çok üzülmüş, kendini savunmak istemişti. Fakat tam konuşacağı sırada, kadın öncekinden daha da hırçın bir tutumla lâfı çocuğun ağzına tıkayarak, “sus bakayım bacaksız, bir de karşı mı geliyorsun? Haylaz haylaz dolaşacağına bir kuytu bulup dersini yapsaydın” diyerek, yineledi sözünü. Bu arada sinirden titreyen parmaklarıyla bir yandan kapıyı açmaya çalışıyor, bir yandan da aksi aksi söylenmeyi sürdürüyordu. Güçlükle kapıyı açtıktan sonra, oğlunu sırtından itercesine içeriye soktu.Eve girdiğinde kendi düşüncelerine dalmış,Taner’i çoktan unutmuştu bile.

Berrin hanım oradan oraya sinirli sinirli dolaşarak, arkadaşının evinde olanları düşünüyor, düşündükçe de başına ağrılar giriyordu. Birden irkilerek durakladı, neredeyse kocası gelecekti ve o şüpheleri üzerine çekecek durumdaydı halâ. Aman Allahım nasıl da unutmuşum bunu, hep o oğlanın yüzünden, akıl mı bırakıyor insanda, bir yolunu bulup bu tatsız işten kurtulmalıyım diye geçirdi içinden ve telaşla sorununa çözüm aramaya girişti. Sonunda o gün dışarı çıktığını belirleyecek bütün izleri yok etmeye karar verdi. Bu düşünceyle rahatlamış ve neşesi yerine gelmişti. Acele adımlarla odasına girdi, soyunup, makyajını temizledi. Eşofmanlarını da üzerine geçirdikten sonra eline bir pembe roman alarak yatağına uzandı ve kocasını beklemeye koyuldu

İlerleyen zaman içinde Taner’in huzursuzluğu giderek artmış, akşam olacakların korkusu bir sis perdesi gibi bütün varlığını sarmıştı. Az sonra babası gelecek ve yine o kaçınılmaz, kötü anlardan birini daha yaşayacaktı.

Namık Bey iş hayatında parasal anlamda son derece hırslı bir insandı. Kazanmak ve daha çok kazanmak dışında hemen hemen hiçbir şeye ilgi duymazdı. Eve çoğu kez sinirli gelir, karısının ve oğlunun yapmasını istemediği şeylere kimi zaman göz yumar, kimi zaman da terslenip çıngar çıkararak tutarsız davranışlarda bulunurdu. Etrafındakileri tedirgin eden bu durum onun en belirgin özelliklerinden biriydi.

Sonunda beklenen an gelmiş, işiyle ilgili sorunlarla bunalan Namık Bey oldukça yorgun ve sinirli bir şekilde eve dönmüştü. Sinirini yatıştırması için hıncını bir şeylerden alması gerekiyordu ve o hedefini çoktan seçmişti bile.

Taner çoğu zaman olduğu gibi bu hedefin kendisi olacağını tahmin ediyor ve ne olacaksa bir an evvel olup bitmesi için dua ediyordu. Çünkü babasının da annesi gibi olayları anlatmasına ve kendini savunmasına fırsat vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Hem zaten anlatsa da neyi değiştirebilirdi ki? Nasıl olsa annesi bir yolunu bulurdu haklı çıkmanın, ezilen yine kendisi olurdu sonuçta. En iyisi sessizce katlanmaktı olacaklara ve öyle de yaptı. Küçücük yüreğinde babasıyla iki dost, iki arkadaş gibi olabilmenin özlemini duyarak… Öylesine istiyordu ki bunu. Onunla dertleşir,birlikte gezer, oyunlar oynardık diye düşünmekten kendini alamadı. Tam bu hayallere dalmışken, babasının kükreyen sesiyle irkildi birden. Adam burnundan soluyarak,“bu gün yolda öğretmeninle karşılaştım, derslerine iyi çalışmadığını söyledi. Okuyup adam olman için avuç dolusu para saçıyorum, sense bütün emeklerime karşılık, boş boş okula gidip geliyorsun” dedi ve nefeslenmek için durdu bir an. Berrin Hanım bu boşluktan yararlanarak lâfa girmiş ve kocasını desteklercesine “haklısın canım, akşam oldu, daha eline bir kitap bile almadı. İşi gücü hayâl kurmak, bıktım bu çocuktan, bütün gün onunla uğraşmaktan iflâhım kesiliyor,” diye tiz bir sesle bağırıyor, ortalığı büsbütün velveleye veriyordu. Bu arada Namık Bey’ in hiddeti son haddini bulmuştu. Gözleri yuvalarından fırlamış, ağzından tükürükler saçarak, “ artık bu tembelliğe bir son ver; yoksa seni daha kötü şeyler bekliyor, haberin olsun” diyerek, tehdit eder bir tutumla oğlunun üzerine doğru yürümüştü. Böylece biri bırakıp öteki alıyor ve acımasız söylevlerini sürdürüyorlardı. Sonunda her ikisi de zehirlerini akıtarak sakinleşmişti. Ama Taner, Taner ne yapacaktı, kimlere çatacak, hıncını nereden, kimden alacaktı? Kini içinde bir çığ gibi büyüyor, bu sessiz direnişin ne zaman patlak vereceğini merakla bekliyordu. o gün mutlaka gelecek ve intikamını alacaktı.

Taner’ in içinde esen fırtınaların dışında, ortalık yatışmış, herkes suskundu. Berin Hanım isteksiz bir şekilde yerinden kalkarak mutfağa doğru yürüdü. Alelacele hazırlanan, bilinçsiz ve düzenden yoksun bir akşam yemeğinden sonra, Taner ödevlerini yapmaya koyulmuş, Namık Bey rahat koltuğuna gömülerek gazetesini okumaya dalmış, Berrin Hanım ise sanki o gün hiçbir şey olmamışcasına son derece keyifle kanepeye uzanmış, elinde bir magazin dergisi, sosyetenin dedikodu haberleriyle haşır neşir oluyordu. Herkes kendi işiyle meşgulken, bir ara Taner sessizliği bozarak, dersiyle ilgili bir şey soracak oldu. Fakat annesi elindeki derginin üzerinden sertçe bakarak “ bütün gün aklın neredeydi de bu saate kaldın? Haydi topla şunları da yat, hem şimdi benim işim var, seninle uğraşacak vaktim yok, yarın öğretmenine bir yalan uydurursun” diyerek, her zamanki gibi lafı ağzına tıkadı. Babası ise tam bir ilgisizlik içinde, konunun ne olduğunu bile anlamadan “annen haklı” diyerek, lâfa karıştı oturduğu yerden. Taner’ in şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı, küçük dilini yutacaktı neredeyse. Aslında bu tür davranışlara alışkındı ama, bu defa durum çok farklıydı,yalana baş vurması öğütleniyordu. Üstelik annesi de babası da her zaman yalan denemeyecek kadar küçük kaçamaklar için bile dünyayı zindan ederken kendisine… Bu zindan edişi, eğitmek değil, eziyet etmek adına uyguluyorlar, böyle olmasa iğrenç öğütlerde de bulunmazlardı; artık bu kadarı da fazla doğrusu, bu insanlar gerçekten de çıldırmış diye düşündü ve acı bir gülüşle yineledi içinden, – bu insanlar- diye… Ruhunun derinliklerinde buz gibi bir etki yaratmıştı bu iki sözcük. Öz anne ve babası ne kadar da uzaktı ona, tıpkı iki yabancı gibi… Demek artık büsbütün kopuyordu ailesiyle arasındaki bağlar. Ağır ağır yerinden kalkarak çantasını topladı, gözleri dolu dolu, koşarak odadan çıktı. Berrin Hanımla Namık Bey hiç istiflerini bozmadan uğraşlarını sürdürürken, Taner bir kez daha yıkılmış, kırgın bir şekilde yatmıştı. Ama uyumak mümkün değildi. Beynine üşüşen bir yığın sorunla kendisini son derece yalnız hissetmekte, göz yaşlarını içine akıtarak geleceğini düşünmekteydi.

Bir süre sonra Namık Beyle Berrin Hanım da yatmak üzere odalarına çekilmişler, Namık Bey günün yorgunluğuyla başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalmıştı. Berrin Hanımınsa kendince çok önemli saydığı takıntıların dürtüsüyle uykusu kaçmış, bütün geceyi bunları düşünmekle geçirmişti. Sonunda uyku ağır basmış ama, vakit de gece yarısını çoktan geçmişti.

Sabahleyin acı bir zil sesiyle sıçrayan Berrin Hanım uykusunu alamamış, dünkünden daha da huysuz bir şekilde uyanmıştı. Lanetler yağdırarak yatakta doğruldu, Canı hiç de kalkmak istemiyordu. Fakat aniden gece düşündükleri geldi aklına, bu fikir onu canlandırmıştı. Hemen yerinden fırladı ve yapacağı işleri kafasında şöyle bir toparlayarak sıraya koymaya çalıştı. Önce çarşıya çıkıp alış veriş yapacak, sonra güzellik salonuna ve kuaföre gidecek, daha sonra da arkadaşı Mehpare Hanım’ın evinde oynanacak oyuna yetişecekti. programdaki son bölüm dünkü olayları hatırlatmış, canının sıkılmasına neden olmuştu. Yenilgisini düşündükçe halâ kendine içerliyor ve öfkeyle yumruklarını sıkarak, bunun acısını mutlaka çıkarmalı, onlara kim olduğumu göstermeliyim diye geçiriyordu içinden. Birden daldığı hayâllerden sıyrılarak, hay Allah şimdi bunlarla zaman öldürmenin sırası mı, işlerimi hâlledebilmem için yalnızca altı saatim var, her şeyden önce şu oğlanı başımdan savmalıyım diye düşündü ve aceleyle Taner’in odasına doğru koştu.

Tanercik çoktan kalkmıştı. Zaten düşüncelerin pençesinde pek uyuyamamış, daldığı zamanlarda da sık sık kâbuslarla uykusu bölünmüş, kötü bir gece geçirmişti. Elini yüzünü yıkadıktan sonra giyinip camın önüne oturmuş, dalgın dalgın etrafı seyrederek, okul saatinin gelmesini bekliyordu ki annesinin cırlak sesiyle sıçradı yerinden.

“Haydi geç kalacaksın, elini çabuk tut biraz, sallanmaktan kahvaltıya vaktin kalmadı yine” diye, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Aslında oğlunun geç kalması umurunda bile değildi, üstelik kahvaltı edecek kadar zaman da vardı. Ama onun hazırlamaya gönlü olmadığı için suçu yine oğluna yüklemişti. Onun acelesi kendisi içindi, yapmak istedikleri öylesine heyecan veriyordu ki bir an evvel özel zevkleriyle baş başa kalabilmek için can atıyordu. Çocukcağızı telaşla ve kapı dışarı edercesine yolladıktan sonra üzerinden büyük bir yük kalkmış ve rahatlamıştı.

Berrin Hanım önemli bir işe geç kalmış insanların acelesiyle amerikan bara doğru ilerledi. Raftan viski şişesini alıp, tezgâhın üzerinde duran bardağa bir miktar boşaltarak zevkle yudumladı. Şimdi kendini daha iyi hissediyordu. Elinde viski bardağıyla telefon setine yaklaştı, yanındaki koltuğa rahatça yerleştikten sonra telefonu alıp numaraları tuşladı. Arkadaşına kendisiyle alış verişe çıkıp çıkamayacağını soracaktı. Telefonun öbür ucundaki ses sorusuna olumlu yanıt vermişti ve Berin Hanımın keyfine diyecek yoktu. Biraz gevezelikten sonra telefonu kapatarak kalan viskisini bitirdi, hızlı adımlarla giyinmek için odasına gitti. Tam hazırlıklarını bitirmişti ki, zil çaldı. Kapıyı açtığında birlikte çarşıya gideceği Ayfer Hanım belirdi kapıda.

“Gel canım, geç şöyle otur, birer kahve yapayım da, dertleşelim biraz”diyerek içeri buyur etti ve mutfağa doğru seyirtti. Elinde kahve tepsisiyle döndüğünde, hiç vakit kaybetmeden“ah şekerim” diye başladı söze. “Şu oğlan beni öldürecek, çok problemli ve dik kafalı bir çocuk, üstelik okulda da başarısız, sonu nereye varacak bilmem” diyerek kahvesinden bir yudum aldı ve kaldığı yerden konuşmasını sürdürdü. “Onun için yaptıklarımı bir bilsen,daha geçen gün binlerce liraya satın aldığım kıyafetleri görsen bayılırsın vallahi, ama o üstüne bile takmadı henüz.Hem şekerim yalnız o mu? Her şeyin en iyisini ve Avrupasını alıyorum, yediği önünde yemediği arkasında, yine de yaranamıyorum haspaya, doyumsuz çocuk doyumsuz… Allah aşkına sen söyle Ayferciğim, bir çocuk daha ne ister, haksız mıyım şekerim? ” Bu arada arkadaşından medet umarcasına gözlerinin içine bakıyor ve söyleyeceklerini dinlemeye hazırlanıyordu.

Ayfer Hanım biraz düşündükten sonra, tam Berrin Hanım’ın hayat felsefesine yakışır bir biçimde söze başlamış ve “vah vah! Çok üzüldüm Berrinciğim, ne diyeyim bilmem ki? Hem boş ver şimdi bunları canım. Zamane çocukları, hepsi aynı, bir tek seninki mi böyle sanıyorsun? Zamanla düzelir,dert etme kendine. Senin sinirlerin bozulmuş şekerim, haydi bir an evvel alış verişe çıkalım, açılırsın. Hem biraz da dedikodu yaparız yolda giderken ne dersin? ” Diyerek teselli etmişti arkadaşını.

Berrin Hanım oldukça rahatlamış bir şekilde “haklısın canım, sen de olmasan ne yapardım bilmem, kendi dertlerimle başını ağrıttığım için kusuruma bakma” diyerek, kendisini dinlediği için arkadaşına teşekkür etti. Ve kirli fincanları bırakmak üzere yerinden kalktı. Mutfağa girdiğinde akşamdan kalma bulaşıklardan yükselen pis bir koku yayıldığını fark etti. Umursamaz bir tavırla, adam sende diyerek elindeki tepsiyi bankın üzerine bıraktı ve salona arkadaşının yanına döndü.

Daha sonra her ikisi de makyajlarını tazelediler, işte her şey tamamdı,artık çarşının yolunu tutabilirlerdi. Ve tabii Taner için acılarla dolu, sıkıntılı bir gün daha başlıyordu!..
——————
KRİTİK

Evet hikâyemiz burada noktalanır. Fakat ne yazık ki Taner’in dramı aksamayan temposuyla devam eder. Zira bir kez düzen böyle kurulmuş, çark bu kısır döngü içinde döner döner… Ve dünyada nice nice Tanerler vardır, bu çarkın dişlileri arasında ezilip yok olan.

Kuşkusuz hepimizin evin dışında yapılacak bir takım işleri vardır, kaldı ki çalışıyor da olabiliriz… Bunlar da en doğal hakkımızdır. Ancak bunu görevlerimizi aksatmamak ve çocuklarımız için gerekli önlemleri almak koşuluyla yapmamız yerinde olur.

Ne acıdır ki, çocuğun başarısında ve kişilik gelişiminde büyük ölçüde etken olan bu en önemli görevler, basit zevkler uğruna ihmâl ediliyor. Nedense bazı aileler, çocuklarına verdikleri maddi olanaklarla, her şeyi ayaklarının altına serdiklerini sanarak, çocuğun ruh dünyasında, bundan çok daha önemli şeylere gereksinim duyduğunu unutuyorlar. Bu tür anne- babalara nasıl içerlediğimi anlatacak söz bulamıyorum. Hâl böyleyken, bir de sebep ve suçlu aramaya kalkmıyorlar mı? Hele hele çocukları derslerinde başarılı olamayınca, öğretmenlerin yeterince eğitemediklerini ileri sürerek, onlara dil uzatmaları affedilecek gibi değil doğrusu. Çocukları okul çağına geldiğinde, artık kendileri için yapılacak bir iş kalmamışcasına, tüm sorumlulukları öğretmenlere yüklemeye çalışıyorlar. oysa günümüzde eğitim, veli-öğretmen işbirliğiyle yürütülüyor. Sorumsuzluk içlerine işlemiş anne-babaların ya bundan haberi yok, ya da işlerine gelmediğinden ki, ikinci şık böyleleri için daha uygun olur, üstlerine düşeni yapmaktan kaçınırlar.

Sorarım size, kendi sorumluluklarının bilincine varamamış bu insanlar, çocuklarına bu duyguyu nasıl aşılayabilirler ve o zavallı, korunmaya,ilgiye, daha da önemlisi sevgiye muhtaç çocukların geleceğinin sorumlusu kimlerdir?…









Doktor Amcam Üyeleri Ne Diyor?
0 Yorum

Yorum Yazın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.



Doktoramcam.com

Menu